Şimdiye kadar bahsettiğim konular verinin doğrudan kendisiyle alakalıydı ve büyük oranda teorik konulardan bahsettim. Bu yazımdan itibaren gerçek verilerle oynayabileceğimiz bir yapıya dönüşecek bu yazı dizisi. Moleküler biyoloji temelli verilerle çalışmanın karmaşıklığını yaşamamak adına, daha kolay aktarabileceğimi düşündüğüm ve büyük boyutlu bir veri kaynağıyla çalışmayı tercih ettim: hava durumu verisi. İngilizce blogumda hava durumu üzerine yaptığım analizlerden ve sonuçlarından bahsetmiştim ancak bu sonuçları tam olarak nasıl ürettiğime ilişkin detaylara pek değinmemiştim. Bu yazımda, bu tarz verilere nasıl yaklaşılabileceği üzerine daha somut bir örnek üzerinden giriş yapacağım.
Neredeyse hepimizin cebinde bir akıllı telefon var, ve bu telefonlar internete bağlı olduğu sürece anlık hava durumu bilgisini de sunuyorlar. Bu verilerin nasıl oluşturulduğunu hiç merak ettiniz mi? Bildiğim kadarıyla bu işin temel motivasyonu, hava durumu bilgisinin kritik olduğu havacılık sektörü. Sıradan bir vatandaşa 4 saat sonrasına ilişkin bir tahmin raporunu yanlış verirseniz çok büyük ihtimalle hayati bir tehlike oluşturmaz veya büyük bir ekonomik kayba neden olmaz. Ancak, İngiltere'den kalkan bir uçağın Türkiye'ye iniş yapacağı saatlerdeki hava durumunu yanlış (veya büyük bir hata payıyla) tahmin ederseniz iyi ihtimalle ya gecikmeye, ya da başka bir havaalanına inmeye sebep olabilirsiniz; daha kötü örnekler de geçmişte yaşanmış maalesef (National Geographic'te Uçak Kazası Raporu adlı programda pek hoş olmayan örnekleri izleyebilirsiniz). Tam da bu nedenle, hava durumuna ilişkin gözlem merkezleri ilk olarak havaalanlarında kurulmaya başlanmış. Bu nedenle bir süre öncesine kadar Ankara'daki hava durumu için şehre gayet uzak olan Esenboğa'dan veya Kayseri'deki hava durumu için yine şehir merkezine uzak olan Erkilet'ten bilgi alınıyordu: buralar, askeri veya sivil havaalanlarının yer aldığı bölgeler çünkü.



